1 2 3

KÜFÜR PANZEH

İ

RS

İ

Z ZEH

İ

RD

İ

R

Sen dünyada pek izzetliydin. Böyle kendini çok iyi görüyordun. Şimdi tat bakalım. Demek ki bir şekilde hani diyoruz ya adamı zehirlemişler.

Kâfir kendi zehrini hayatı boyunca katmerlemiştir. Çünkü küfür bir zehirdir. Bedenini zehirledi, ruhunu zehirledi. Aklını fikrini hep zehirledi. Ve bu zehir tam oldu. Panzehiri yok bunun, artık panzehiri yok.

İşte o anda sekeratı mevtte o zehirle zehirlenecek. Ona zehir verecekler. Mümine

الْإِيمَانُ حلو



ذَاقَ طَعْمَ الْإِيمَانِ مَنْ رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا



Ona imanın tadı tattırılacaktır. Onu içecek kendinden geçecek. Böylece ahiretten berzahtan bir yer kendine seçecek. Allah hepimize imanın tadını tattırsın. İbn-i Abbas Hazretleri’ne göre bu iki hem, iki keder adamı ne eder diyor? Düşünsene diyor, bu iki keder bu zavallıyı ne eder? Birisi bir taraftan asılıyor. Birisi gel diyor. İkbal, ahirete ikbal. Orası asılıyor bir taraftan. Hadi gel, bizimsin artık diyor. Öteki de seni vermeyiz diyor. Öte taraftan gidemezsin, bizi bırakamazsın. Hanım sarılmış. Bacak bacağa geçmiş ya ne edersin? Seni bırakmayız.

ÖLÜMLE HALDA

Ş

OLANLAR

Oğlu, kızı hepsi birisi bir bacağına sarılmış, öteki bir bacağına, diğeri boynuna sarılmış. Seni bırakmayız. Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? İşte bu hal içerisinde düşünün, adamın canı böyle kılıcın kınından çekilmesi gibi çekiliyor. Asılıp gidiyor. Bir şey diyemiyor, sonunda gidiyor. Bunlar çok güzel tablolar Allah’ın Kulları. Bunları yaşamak lazım. Bu “rabıtatü’l-mevt”tir.

Bütün ulular bu sahneleri, iç dünyalarında her gün yaşarlar. Fasılasız yaşarlar. Her gün ölüp ölüp dirilirler. Bunlara ne mutlu! Onlar ölüme yabancı değildirler. Ölüme yoldaş olmuşlardır, ölümle haldaş olmuşlardır

. Onlar,

ehlü’l-mevt

olmuştur. Uyurken ölümle yoldaşlık etmezler. Diriyken de yoldaşlık ederler. Kendilerindeyken, gözlerinin, iki kaşının arasındadır.

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ



Birçok insan kendini ölülerden saymıştır. Sen öldün. Canı bir şey istediğinde ölünün canı bir şey ister mi? Sen öldün. Birisi bir şey dedi. Ona cevap verecek. Sen ölüsün. Ölüler cevap vermez. Kendine geliyor, ben ölüyüm. Bunu Peygamberin tavsiyesinden almışlardır.

يَا عَبْدَ اللَّهِ كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ، أَوْ كَأَنَّكَ عَابِرُ سَبِيلٍ، وَعُدَّ نَفْسَكَ مِنْ أَهْلِ الْقُبُورِ



يَا عَبْدَ اللهِ كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ، أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ، وَاعْدُدْ نَفْسَكَ فِي الْمَوْتَى



Kendini ölülerden say diyor. Rahmetli büyüğüm de öyle derdi. “Bizi ölülerden sayın. Bir Fatiha okur gidersiniz. Ecrinizi yine alırsınız,” derdi Eğer ecir almak için geldiyseniz. Yok, karakaş kara göz seyretmeye geldiyseniz tabi ki kara gözü başka perde de arayın diyor. Hacivat, Karagöz burada yok. Yüce Rabbimiz, bu buyruklarından hakkıyla ders almayı nasip etsin. İşte zaten bunun için okuyoruz diyoruz. Bunun için anlatıyoruz. Rabbimiz bize bu imkânı ver diye dua ediyoruz.

SEVK

İ

YAT NEREYE?

Bacak bacağa dolaştı. Dünya ahiret arasında adam gitti geldi. Bir o asıldı, bir o asıldı. Kalan bir şeyi kalmadı. Adam da ne can kaldı, ne cere kaldı. Adamın işi bitti. Galip gelen ise ikisi bir birine asılırken bir üçüncüsü geliyor, Azrail canını çekip götürüp gidiyor. Hani biri biriyle tartışırken hırsız geliyor, cebinden asılıyor, adamı soyup gidiyor. İşte bu iki kavga bir üçüncünün işine yarıyor. İşte bu dünya ile ahiret arasındayken öteki yolunu tutturuyor. Böylece ruhu çekip çıkarıyor. Bunu bir senaryo olarak düşünebiliriz, bu bir ilahi senaryodur. Bir hadis rivâyetinde rastladım, gördüm. Yüce Allah, nefse “bedenden çık” dedi. “Çıkmam dedi diyor. Bak görüyor musunuz bırak şu bedeni terk et diyor. Çıkmam ancak ikrah ederek, istemeyerek çıkarım der diyor. Demek ki kolayınan bu can bedeni terk edivermiyor, zorla gidiyor. Yüce Allah da bunun senaryosunu ayarlamıştır işte böyledir. Benzetmek gibi olmasın hırsızlar da böyledir. Büyük şehirlerde sen onları kavga eder gibi görürsün. Böyle bir birleriyle didişirler. Ne oluyor, ayrılın, mayrılın derken. Ondan sonra bir bakarsın o, o tarafa gider, o o tarafa ayrılır ama senin cep de bu arada gitmiştir. Bir bakarsın Allah Allah, zaten seni soymak için yaptılar. İşte benzetme k gibi olmasın Azrail’in de seni ruhtan soyması için böyle bir senaryo ayarlanmıştır. Bu ilahi bir cilvedir, Rabbani bir cilvedir.

إ

ِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ

o gün sevkiyat, dönüş sadece Rabbinedir.

الْمَسَاقُ

kelimesi

هو مصدر

masdarı,

ساقه

kelimesinin masdarıdır.

ساق

-

يسوق

-

سوقا

kelimesi mimli masdardır.

Mimli masdarlar ismi mekân anlamına da gelir. Merci anlamına da gelir. O gün dönüş yeri Rabbinin huzurudur. Masdar olarak dönüş o gün Rabbinedir. Sevkiyat Rabbinedir.

وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلى جَهَنَّمَ وِرْداً



Mücrimleri sevk ederiz,

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً



kâfirler sevk olunurlar. Demek ki, Kur’an’da bu sevkiyat sürekli kullanılmaktadır.

وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا



Müminler ve kâfirler konusunda bu sevkiyat Âdem babadan beri yapılmaktadır.

Âdem babadan bu yana dünyadan ukbaya bir sevkiyat vardır. İhraç vardır, ihracat vardır. Dünyadan ukbaya hep ihracat vardır. Âlemi manadan dünyaya ithalat vardır.

Âlemi manadan; ruhlar âleminden, ulvi âlemden ki onun ma gabil, ma baid ile bir ittisafı yoktur. Geçmişi geleceği yoktur.

O tamamen geçmiş ve geleceğin fevkinde olan bir yaşam türüdür.

Bir âlemdir. O âlemden bu âleme girişler vardır.

Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.

وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ - Kiyamet sûresi 30 -33. ÂYet

səhifə2/3
tarix24.10.2017
ölçüsü225.24 Kb.

وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ

(90)

فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ

(91)



  • “Eğer, Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir. ”20

Gördünüz mü bir karşılama. Bu, aslında bir törendir. Sizi almaya geldik. Sultan çağırıyor. Başkente gidiyorsunuz. Arabayı da getirdik, buyurun. Mersedes altınızda böyle götürülenler var. Hiç duymaz. Öyle bir güzel dikilir ki karşısına Yusuf gibi aman Allah’ım ona bakıyorum, bu güzelde kimmiş derken canı gitmiştir. Onun haberi yoktur. O zaten canım veresim gelir diyor ya Yunus, o kul da zaten kendisi canını vermiştir. O güzel onu hemen kapıvermiştir. Kucaklaşırlar, bu iş biter. Bir de dövüle dövüle sövüle sövüle canını verenler var. Bunlar Kur’an’da vardır. Ey Peygamber sen onların halini bir göreceksin.

وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ



  • “Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin .”21

Âyetlerde vardır bunlara bakarsınız.

يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ

Elleriyle, şamarları vura vura; yumrukları, tokatları ve tekmeleriyle tekmeleye tekmeleye bu da bir ölüm tarzıdır. Bunlar Kur’an’ın içerisinde hep vardır. Kolay değildir.

TAMME-

İ KÜBRA

Demek ki kimisini baskın suretiyle, baskın vererek bir ölüm gerçekleşir.

Taamme-i Kübra

tarzında, baskın vererek kıyameti gerçekleşir. Çünkü bu büyük kıyamet için kullanılan tabirleri bu fertler içinde kullanmak lazımdır. Ama bu işler karınca kararınca, onun boyunca olur. Ona o şekliyle yansıtılır.

Büyük dağın sesi de büyüktür. Küçük dağın küçüktür.

Küçüğün küçüktür.

عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُ



  • “(Bu durumda) -eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere.”22

Hepsi farklıdır. Ne kadar koca gavursa o kadar sesi fazla çıkar. Zebun gavuru ise cılız bir ses çıkarır, hıg der gider. Bitti onun bir canı, ceresi yok. Öldüğünü de bilemezsin. Ama öteki de çığlık atarak ölür. İşte böyle bir anda bacak bacağa dolaşır. Demek ki ölümün bir sarhoşluğu vardır. Ve insan bu sekeratı mevti yaşayacaktır.

A

Ş

KLA ÖLÜMÜN

İ

ZAHI

Bu sarhoşluk anında tabi ki insanda akıl ne kadar devrede olursa insanın hisleri o kadar güçlü olur. İnsanın aklı ne kadar yerinde olursa mekanizma sağlıklı bir şekilde algılar. Eğer aklı uyuşturursanız mekanizma zaafa uğrar. Duyacağı şeyi iyi duymaz. Göreceği şeyi iyi görmez.

Bu nedenle seni ameliyat yaparken bir tür sarhoş ediyorlar. Aklını devreden bir şekilde hissiyatını iptal ediyorlar. Ondan sonra da adam seni asıp kesiyor. İşte bu sekeratü’l-mevtte de öylesine bir nüans var. Ölümün acısını duyurmamak için Yüce Allah sanki ona narkoz veriyor. Bu sekeratü’l-mevt işte bu, narkoz veriyor. Bir şekilde kulunu kolluyor, koruyor. Dolaysıyla bunu tabi nasıl yapıyor. Onun verdiği narkoz insan narkozu değil. Deminden dediğimiz gibi ölüm meleğine öyle bir güzel şekil veriyor ki Dıhyetü’l-Kelbi’den daha güzel bir surette geliyor. Yusuf gibi bir güzel olarak karşısına çıkıyor. O anda o dengeyi kaybediyor.

Çünkü aşk; insanda fartı mahabbet -adı üzerinde fartı mahabbet- aklı yerinden oynatır. Aklı sallar. Aşk akıl işi değildir biliyorsunuz. Aklı rafa kaldırır. Akılla bir ilgisi kalmaz. Onun için sen ne kadar nasihat etsen bu aklidir senin yaptığın, sözler doğrudur ama ona kar etmez. Çünkü o, o anda akılla hareket etmiyor. Senin verdiğin ilaçlar boşa gidiyor.

O anda akıl devrede değil. Onun için hiç duymamış gibidir o, hiç görmemiş gibidir. Böylece Yüce Allah bir şekilde kuluna böyle bir hal oluşturuyor. Bir tarafa rahmet olsun diğer tarafa ise azap olsun diye böyle yapıyor. Allah korusun. Bir tarafa daha da acıyı duysun, alsın diye bu şekilde oluşmaktadır.

اللَّهُ أَعْلَمُ

Bunun derinliği tabi yürür gider. Biz işaret nevinden bu kadar söylemiş oluyoruz.

وعن سعيد بن المسيب

Tabiinden Said bin Müseyyib. Tabiilerin ulularından Sufyanı Sevri gibi bu devrin Ata hazretleri gibi Ata bin Ebi Revah gibi. Bunlar o devrin ulularındandır, büyüklerindendir. Bunlar Fıkıhta, Tefsirde söz sahibi insanlardır, itibar görmüş kişilerdir. Müseyyeb şeklinde de okunabilir. Müseyyib şeklinde daha meşhurdur ama Müseyyeb diye de okunur. Muhaddis ve Muzaffer kalıplarında okunur.

هما ساقاه

Said Bin Müseyyib Hazretleri bu âyeti tefsir ederken

ساق

kelimesi üzerinde yorum yaparken, o onun iki bacağıdır ki

حين تلفان في أكفانه

kefenleri içinde bürünürken, kefenlenirken kefen değdiği anda atlar, hoplar ve bacağı bacağına dolaşır diyor. Demek ki rastlamış, böyle bir şey olmuş. Kefen vücuduna değesiye o anda ölüm şoku gibi bir şok görüyor demek ki, bir şoklama meydana geliyor. Soğuk soğuk geliyor demek ki, eyvah ben ölüm elbiselerini giymişim dercesine hopluyor. Kimisi tabutta böyle bir şeyin oluştuğunu söyler. Kimisi kefenlenirken, kimisi yıkanırken, kimisi kabirde, bunlar ara ara böyle gelip gitme gibi bir şeyler olabilir, mümkündür. Tamamen ilişkisi kesilmiş olması gerekmez. Ara ara böyle kendine bir şekilde gelmesi olabilir, henüz daha ruhu uzaklaşmamıştır. Tamamen bu nedenle uzaktan da olsa hafif hafif bir ilgi duyma durumu, etkileme durumu olabilir.

Z

İ

KR

İ

N TES

İ

R

İ

DEVAM EDER

Bahsetmiş miydim? Geçen her halde bir kere anlattım. Evde televizyon var. Gece yatacağım, aslından kapattım gidiyorum. Tekrar bir baktım ışık yanıyor. Ben söndürmedim mi bunu diye düşündüm. Çünkü dört beş saniye geçmişti. Geriye döndüm, aslına baktım, kapalıydı. Ne oluyor buna diye bekledim. Biraz durdum, söndü. Demek ki bakın esas gittiği halde, bittiği halde, kopardığım halde, bağlantıyı kestiğim halde hâlâ içerde ruhun eseri bir süre devam ediyor. Bunun için yani onu bilmeyenler ya bu ölmemiş derler. Öldü o. Rahmetli Hocamın Hocası Hafız Ömer Efendi de böyle bir hal olmuş. Bakıyorlar kalp çalışıyor. Bu ölmemiş demişler. Zaten hiçbir şeyi de yokmuş. Sadece ayağında basit bir çizik varmış. İşi bilen usta, bu işin uzmanı doktor gelip bakıyor. Bu ölmüş diyor. Kalbiyle, dindar bir şeyi var mıydı bunun diye sormuş. Öğrenince bu demiş “ehli zikir” imiş.

Kalbi zikir ile devamlı âlude olduğu için hiç ara vermediğinden artık ünsiyet peyda etmiş, hâlâ o tempoda devam ediyor demiş. Ölmüş bitmiş.

Ya demek ki motor mesela kapatıyorsun bir süre pervane dönüyor. O belli bir hızla sonra duruyor. O önceki aldığı hızla belli bir süre daha gidebiliyor. İşte Rahmetli Hocam buna “eser-i ruh” derdi. Ruhun eseri, etkisi, kalıntısı bir şekilde onda kalıyor ve hatta dedim ki bunu derste mi, tefsirde mi, sohbette mi söyledim bilmiyorum. Bir fotoğraf çeken adamlar oturan adam kalkıp gittikten sonra orayı çekmişler orada bir ağartı varmış. Böyle bir bembeyaz sanki boya ile boyanmış gibi beyaz bir şey görülmüş. Hani filmlerde ruhu öyle temsil ediyorlar ya. Bir siluet, beyaz görüntü, tam insan şeklinde ama bembeyaz, sanki bir kefen giymiş gibi. Diyorlar ki birden o adam gitse de fiziği gitti ama o görüntü, o için oluşturduğu o gölgesi orada duruyor. Tamamen birden terk etmiyor. İşte bu nedenle de diyoruz ki büyüklerimiz bizim bilirkişilerimiz manevi olanı basiret gözü açılıp da gören bizim ulemamız, âlimlerimiz bir kadın oturdu kalktı gitti. Onun yerine yeri soğumadıkça hemen sakın oturma demişler. Çünkü o hâlâ oradadır. Demek ki bakın görüyorsunuz. Yeri soğumadıkça oraya oturma diyor, o gitmiş sayılmaz. Bu kadar incelemişler. Yani beş yüz sene bin sene önceden onlar bunları görmüşler. Şimdikiler de aletlerle yapıyorlar. Gözleri görmüyor da mercekleri görüyor. Dolayısıyla gördük demenin bir anlamı yoktur. Onlar görmüyor onu mercek görüyor. Dolayısıyla merceğe maşallah diyoruz.

Ekfan

أَكْفَانٌ

kelimesi

كفن

kefenin çoğuludur. Çoğul almasının sebebi insanın üç parçalı kefeninin olmasından dolayıdır. Üç parça olduğu için

أَكْفَانٌ

kefenleri içerisinde diyoruz.

KEFEN

İ

N TEMS

İ

L ETT

İ

KLER

İ

Bu üç kefen şunlardır. Bir içeride kısa olanı vardır. O içyapı, ona

قميص

kamis diyoruz. O dizini örter. Boyundan giydirilir. Asıl mesele göbekle diz meselesidir. Ama boynundan doğru yaparlar genelde kefen biçme olayı olsun diye. Buna

قميص

kamis denir. Onun üzerinde boydan tam ayağa kadar örten boğazdan örten örtüye de izar diyoruz. Üçüncüsü var ki tamamen palto gibi dış elbise gibi ona da

لِفَافَةُ

lifafe denir. Tamamen örttüğü için bu isim verilmiştir.

Bu Yüce Allah’ın zat, sıfat ve esmasını temsilendir

. Bu örtüler üç aşamalıdır.

İnsan dediğin varlık Allah’ın zatı sıfatları ve esması ile donanmış kişidir.

Onun için bu yapılır. Bakın bu sizin fıkıh kitaplarınızda yazmaz. Demek ki fıkhında fıkhı vardır Allah’ın kulları.

Ulu Mevlana derki “bu bizim kitabımız fıkhın fıkhıdır.”

Fıkhu’l- fıkhıdır. Demek ki Süleyman var Süleyman’dan içeri sırrı ile fıkhın içinde de bir başka fıkıh vardır. Ve onlar ona

fıkh-ı manevi

derler. Allah’ın kulları bu kefenleri de bu şekilde ifade ettik. Ne güzel, güzelcene mağfiret suyu ile Allah’ın “Latif” isminin, “Afuv” isminin, “Rahim” isminin mazharı olarak yıkanıp ki bu tövbe ile olur. Allah hepimize son nefeste tövbe etmeyi nasip buyursun. Bu Allah’ın büyük bir lütfudur.

Tövbe ederek ölebilmek Allah’ın kula sağladığı büyük bir imkândır.

Ayrıca bunun için şükretmek lazım. Dün akşamdı değil mi Hocamızın Osmanlı’nın Manevi Dünyası adında yazılan kitabı okurken Murat Han’ın ölümü ile ilgili orada bir pasaj nakletmiş. Bir köprünün üzerinde gezi yaparlarken, çevresinde birkaç adamı ile bir derviş zuhur etti diyor. Sultan artık vakit geldi dedi diyor. Tövbeni, istiğfarını yaptın mı? Yapmadınsa hemen hazırlan diyor ve o akşam hemen daha evine girerken bir baş ağrısı geldi ve orada o gece bitti. Gördünüz mü? Allah herkese tabi böyle bir elçi göndermez, uyarı göndermez. Ama sevdiği kullara, iyi kullarına mutlaka bir elçi gönderir. Mesela o sırada Kur’an okuyorsundur. Orada bir âyet dikkatini çeker. 23

وَاسْتَغْفِرْه

ُ

ha dersin o bir uyarıdır ama uyandın mı uyanmadın mı bilmeyiz. Veya o sırada bir çocuk okur.

إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ

i okur. Sen Allah Allah dersin. Çok ilginç bir şeydir. Dikkat çekicidir de hatta dikkatini de çekmiştir. Allah Allah bir çocuk karşıma gelmiş bunu niye okur ki dersin. Onu dinleyince o sure gelince Ebubekir Hazretleri bile Peygamber’in gideceğini anladı. Bak o mesajı aldı. Değil mi?

Mesajdır da herkes mesajdan anlamaz. Bunun için ayrıca basirete ihtiyacı vardır.

Allah uyanıklık versin.

وقيل

artık işin manevi boyutlarına doğru bir gidiş var. Mecazi yöne doğru bir kayış var. Bu nedenle

قيل

ile ifade edildi. Bu âyet hakkında şöyle de tefsir edildi. Bacak bacağa dolaştı ifadesi: Dolaşmanın şiddetinden kinayedir. Bacak,

السَّاقُ

tan maksat şiddettir. Bu durumda

شدة فراق الدنيا بشدة إقبال الآخرة

iki şiddetle kişi karşı karşıyadır.

ÖLEN

İ

N

İ

K

İ

ACISI

Ölmekte olan adam iki şiddetin arasında kalır. İki dağın arasında kalmış gibi, mengenenin arasına sıkışmış gibi, pensenin arasında sıkışmış gibidir. İki tane ağız var ikisinin arasındadır. Birisi firak, firak acısı. Kolay mı Allah’ın kulları? Uğraşmışsın didinmişsin. Yetmiş sene dik babam dik babam dik. Tam diktim binaları derken sen de dikildin. Nalları havaya dikmişsin. O kadar Nallıhan diyerek yazmışsın ama o dikilip bitince senin de işin bitmiş. Nalları havaya dikmişsin. Kolay mı bu yahu, ayrılmak. Hiç nefes almamışsın, oturmamışsın, hiç hazzını sürmemişsin. Oğulları everdin, kızları everdim tam murada erdim derken; almışsın arabayı şurada tam içine binmeden, gelmiş kapına araba hazır demişler. İyi de sen de hazır duruma geçmişsin, muhtazar olmuşsun. Bunlar tabi ki sıkıntıdır.

Şiddet burada sıkıntı anlamındadır

. Terörist şiddeti değil, sıkıntı anlamınadır. Ayrılığın verdiği bu sıkıntı ile kişi ahirete yöneliş sıkıntısı, ikbal, ahireti karşılama veya ahiretin seni karşılaması, senin ahireti karşılaman mı? Bu izafetlerde böyle şey olur.

الْهِرَّة

حب

Hubbu’l-hirreti, kedinin seni sevmesi mi senin kediyi sevmen mi?24

إقبال الْآخِرَةِ

İkbalul ahireh, ahiretin sana ikbal etmesi mi senin ahirete ikbal etmen mi? Her nasıl ise! Ahiret gelmiş karşına dikilmiş, dünyada sana el sallıyor. Hadi bana eyvallah diyor. Seni bir sandala bindirmiş, dünya gidiyor, dünya gemisi gidiyor. Niye bıraktın beni burada? Hadi sana uğurlar olsun. Nereye gidiyorsun? Hani böyle bir sessiz gemi mi vardı? Anlatıyordu değil mi? Bu ölümle ilgilidir. Sen de bir başka gemiye binmişsin. Senin iş artık bitti. Biz seni indirdik. Sen geldin, sahile geldin. Seni geleceğin yere bıraktık. Biz daha devam ediyoruz. İşte bu iki şiddetin arasındadır. Bunlardan birisi ayrılık, dünyadan ayrılık, dünyadan ayrılmanın verdiği sıkıntı, acı ile hesap kitap gününe geliyorsun. Tek başına kalıyorsun. Artık neyine güveneceksin? Allah katında nen var senin, bir sigortan var mı? Bu kara günde ne yapacaksın? Bu karanlık kabri nasıl aydınlatacaksın? İşte bütün bu sorular, cevaplanmamış sorular, cevaplanamayacak sorular yerine göre veya cevapsız kalacak sorular… Adamın verecek bir cevabı yok… Çünkü adamın ilgisi yok, bilgisi yok, bomboş gidiyor. İşte bu müthiş bir sıkıntıdır. Ve bu ikisinin arasında kalınca hangisine baksam der, hangisine acısam, ne etsem? Bir güvence yok. İşte bu iki arada bir derede kalman durumu kastedilmiştir diyor. Burada ki bacak bacağa dolaşırın anlamı budur.

على أن الساق

bu tefsir nasıl yapılmıştır. Şu kaide üzeredir ki

مثل في الشدة

Arap dilinde darbı meseldir. Şiddet konusunda bir darbı meseldir.

وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ

demek iş kızıştı demektir, bitti. İş kızıştı, iş zora bindi. Çözümsüz hale geldi. Girift hale geldi. Sizin anlaşma nasıl gidiyor.

الْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ

ne demek istiyor. Arap saçı gibi oldu demek istiyor. Karman çorman oldu, işin içinden gel de çık. Demek ki bu, bu anlamda karışık meseleleri, şiddet peyda etmiş, içinden çıkılmaz hale gelmiş olan şeylerde mecazi anlamda kullanılıyormuş. Bu kaide üzere bu tefsir yapılmıştır diyor.

وعن ابن عباس رضي الله عنهما

şimdi sahabeye geçti. Tabiinden sahabe tefsirine geçti. Bu böyledir.

ÂL

İ

MLER

İ

N

İ

K

İ

İ

ZAH S

İ

T

İ

L

İ

Ulemanın izah sitilinde bu iki esas vardır. Tümdengelim, tümevarım. En uçtan başlayıp en zirveye gidiş. Bazen zirveden başlar en uca doğru tenezzül yoluyla, iniş yoluyla ayrıntıya geçiştir. Bu iki esastan birisidir.

Mesela Arap dilinde sayıları söyleyeceksin. Bu iki yoldan birisiyle söylersin. En büyükten başlar küçüğe doğru gidersin. Veya en küçükten büyüğe doğru gidersin. Bu iki usuldür. Fikir yürütme olayı da böyledir

. Eğitim ve öğretim olayı da böyledir. Herkes için aynı metot geçerli değildir. Kimi insan tepeden inme şeklinde anlar. Kimisi de uçtan doğru başlar. Parçaları birbirine birleştire birleştire doğruya doğru gider. Sen bunu tespit edeceksin ve ona göre eğitimi vereceksin.

Kimisi tepeyi görmeyince bu işe giriş yapmaz. Ona önce tepeyi göstereceksin. O tepeden inecek demek ki. İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki:

هما همّان

o iki bacaktan maksat iki tasadır, gamdır, kederdir. Kişi, iki tasa arasında kalır. İki üzüntü ve kederin boğma noktasında olur. İki tane el gelmiş, hem bu hem üzüntü keder, tasa insanı boğuyor. İki tane el gibi gırtlağına yapışmış. Can boğaza geldi ya işte o sırada böyle yapışmışlar. Birincisi

همّ الأهل والولد

oğul, kız, aile tasası gidiyor, bunlar bitiyor. Hanım kaldı, çoluk çocuk kaldı, torunlar bir tarafta ayrılık üzüntüsü var. Yukarıdakine biraz benziyor. Bunun tasası, bunun üzüntüsü bunun kederi ile

وهمّ القدوم على الواحد الصمد

ikincisi bir ve Samet olan Allah’ın huzuruna varma tasasıdır, kederidir. Ben ne edeceğim şimdi? Beni nasıl karşılayacak? Hangi yüzle varacağım O’nun huzuruna? İşte bu iki hem adamı ham hum ettirir. Şurlop, ham hum şurlop var ya. İşte hem hum şurlop buradan gelir. Böylece ondan sonra uşrub yallah, içer gider. Kadehi böylece kimisi şerbet içer gibi içer.

ذائِقَةُ الْمَوْتِ

tadar. Ölüm şerbetini içti mi diyoruz, öyle mi kullanıyoruz. Kimisi de zehir şerbetidir o, zehir yutar. Böylece kâfir yudumlar mı? Tabi ki yudumlar.

يَتَجَرَّعُه

ُ

25 mutlaka yudumlayacak.

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ



  • “Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır.”26

ذائِقَةُ الْمَوْتِ

onda da zuhur edecek. Ama o küfrü içecek.

ذُقْ

diyecekler. Tat.

ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ




  • “(Deyin ki:) “Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!? ”27


  • “İnkar edenler grup grup cehenneme sevk edilirler.”33

?


--nbyev--e---moslemzadeh--100.html

--nbyev--e---moslemzadeh--105.html

--nbyev--e---moslemzadeh--11.html

--nbyev--e---moslemzadeh--114.html

--nbyev--e---moslemzadeh--119.html